Elazığ Aileleri+

Şeref TAN



Şeref TAN

Şeref TAN
 
Şeref Tan’ı kendi evladının dilinden dinleyelim:
Musaffa Arslan:

Babamızın vefalı dostları, Bugün şair Şeref Tan’ın aramızdan ayrılışının 12. yıldönümü. Her yıl olduğu gibi sizler O’nu yine unutmadınız ve bir araya gelerek bu anlamlı toplantıyı hazırladınız. Sizlere ailemiz adına teşekkürlerimi sunuyorum. Değerli büyüklerim, ben de babamın hayatı hakkında bir konuşma hazırladım ve bu konuşmamı sizlerle paylaşmak istiyorum.:

“Ben, bende olur isem vecd’i nasıl bulayım
Ol Şah’m kapusuna de ki nasıl varayım
Ya, gönül aynasında varsa benden görüntü!
Mümkün müdür zulmetten kendimi kurtarayım.”

Diyen babamız, 1937 yılında Elazığ’a bağlı, şimdiki adı Yurtbaşı olan Hoğu Köyü’nde doğdu. İlk büyük acısını, henüz dört yaşında iken babasını kaybederek yaşadı. İlkokulun bir kısmını doğduğu köyde, geri kalanını Elazığ’da okudu. Daha ilkokulun İlk yılında okumayı yeni çözümlemeye başladığı sıralarda sınıf tavanına yazılmış; şairi bilinmeyen şu iki mısra, kendi deyimiyle yaşam felsefesini ve meslek aşkını oluşturdu. “Safa geldin Öğretmen Bey okulumuza/Kimi gelir, kimi gider, kimseye kalmaz bu dünya.”
Başarılı bir öğrenciydi. Kendisinin ifadesine göre başarısının ana sebebi köyde okuduğu sıralarda öğretmeni olan Mustafa Has idi. Onu ne zaman yad etse gözleri dolar, saygıyla anardı.
İlkokulu bitirdikten sonra Erzurum Yapı Enstitüsü imtihanlarını kazandı. Gurbet acılarını ilk defa orada hissetti. Bu acılarına bir de ağabeyini kaybetmek eklenince acıların yoğurduğu ilk şiir denemeleri ortaya çıktı. 1954 yılında yazmış olduğu Harput (Virane Şehir) şiirinde şöyle diyor

“Aslandağı üstünde bir virane yatıyor!
Tarihe ışık saçan güneş, artık batıyor.
Bu hazin harabeler ecdat yadigârıdır,
Ve her biri tarihten destanlar anlatıyor.

Göğsünde mazimizden hatıralar saklayan,
Hikâyesi herkesin yüreğini dağlayan
Aşkın ilham kaynağı, efsaneler diyarı
Mezarlığa dönmüşsün yok mu sana ağlayan.”

1956’da okulu bitirdi ve Elazığ Erkek Sanat Enstitüsü’nde stajyer öğretmen olarak göreve başladı. Uzun yıllar çeşitli köylerde, kasabalarda çalıştı. Vatanın en ücra köylerinden başlayıp, en kalkınmış yörelerine ka¬dar hizmet taşıdı. Emekli olup canı gibi sevdiği mesleğinden ayrılırken bile dilinde ilk sınıfının tavanında okuduğu mısralar vardı.
Çalıştığı her yerde dürüstlüğü, tevazuu, yardımseverliği ile tanındı. Çok sevildi, sayıldı. Köylülerin dert¬leri ile kendi dertleri İmiş gibi ilgilendi. Köy odalarında kitap okuyarak onlara kitap sevgisi, okuma sevgisi aşılamaya çalıştı, Onlara her zaman sevgi ile yaklaştı. Öyle ki köylüler arasında “adam gibi öğretmen” lakabı ile anılır oldu.
Çalıştığı yerlerde önce kendisini yadırgayan, daha sonra vecd derecesinde bağlanan insanları heyecanla anardı.
İzmir’in Kiraz ilçesinin Sırımlı köyünde kız çocuklarını okula göndermek istemeyen köylüleri nasıl ikna ettiğini gururlanarak anlatırdı.
O dönemde (1961–1962) bir tane kendi evinde, bir tane de köy odasında radyo olduğundan; köylüler ha¬berleri köy odasında dinlemek mecburiyetinde idiler.Haberlerin bitiminde radyo yayınına giren ve “Sırımlıdan haberler” başlığıyla program yapan babamız; ön¬ce kız çocuklarını okula göndermeyenlerin isimlerini sayar, daha sonra okulun ve okumanın faydalarını anlatır. Köy odasına gittiğinde köylüler heyecanla “Hoca ajansı duydun mu?” diye başlarlardı anlatmaya. Bu birmüddet böyle devam eder. Zamanla bütün köylüler kız çocuklarını okula gönderir.Köylere, köylülere olan sevgisi şiirlerine de yansıdı zaman, zaman. 13 Nisan 1968tarihli bir şiirinde de şöyle demiş:

“Ben benim derdime değil
Elin derdine yanarım
Bülbül avazına değil
Gülün derdine yanarım

Aşık vurur mızrabını
Anlatır ıstırabını
Aşkın dermanı vardır
Telin derdine yanarım

Kimseye derdin dökmeyen
Ağlayıp feryat etmeyen
Hiç rahat yüzü görmeyen
Köylünün derdine yanarım.”

Zaman geldi köy tutkusu biz çocuklarına yazdığı vasiyetine de yansıdı. “... Bir gün çocuklarım, ölümümden sonra hatıra defterimin arasında kırmızı bir horoz tüyü görürlerse, bilsinler ki bu tüy kendilerine bıraktığım en büyük mirastır. Ve şuna inanıyorum ki, çocuklarım benim bırak¬tığım yerden bu kutsal uğraşa atılacaklar, siyasetten uzak, politika çarkına eteklerini kaptırmadan sadece köye, köylüye, vatana hizmetin aşkıyla yanacaklardır. Size bir Jan Dark olun demiyorum, isimsiz olarak kalın, yeter ki; bu yolda bir arpa boyu ilerleyin. Konuş¬maya başlarken nasıl ki sizlere baba,
anne demesini öğretmeden “köy” demesini öğretmiştim. Siz bir köylüye (mağdura,mazluma) yardıma koş¬tuğunuz an, unutmayın ki bana bir fatiha sunmuş olacaksınız.
Gurbette, acılarla yoğrulmuş olduğundan, mazlumun, garibin halinden çok iyi anlar, onların dertleri ile dertlenir, sevinçlerine ortak olurdu. Öyle ki; Görev yaptığı yerlerden ayrılırken ardında gözü yaşlı birçok insan bırakırdı.“Siz bizim sırtımızı ısıttınız” diyen Recep Ağa’lar, “Ben Cuma günleri nereye gideceğim” diyen Cuma Fatma’lar, Köse Dayılar, Sadık Ustalar, Koreliler, Bodrum Kahvehanesindeki emekliler, Kültür Bakanlığı Elazığ Kitap Satış Mağazasındaki şair ve sanatçı dostları bu zincirin birer halkalarıydılar.
Diyarbakır’ın Tavuklu köyünde görev yaptığında, köyün en büyük derdinin yol olduğunu fark etti. Köylü¬ler dolmuşa binmek için beş kilometrelik yolu yaya gitmek mecburiyetinde idiler. Bu duruma bir son vermek için faaliyete geçti. Köydeki diğer öğretmenlerle de İşbirliği yaparak, tüm köylülerle el ele vererek çeşitli zorluklara katlanarak, uzun uğraşlar sonucunda koy yolunu yaptırmayı başardı. Tayini çıktığında bu tayini durdurmak için köylülerin yaptığı mücadeleyi kendi yazdığı anılarından okumak istiyorum.
“... yol yapıldıktan sonra köye ilk olarak muhtarın kızının düğününde gittim.Giderken iki kızımı da beraber götürdüm. Köyde, davullu, zurnalı karşılanışımı unutamam.Düğün gecesi hediyemi güveğiye verirken gök gürültüsünü andıran alkışlar ve şerefime havaya atılan silah seslerinden sarhoş gibiydim. Hele kadınların etrafımı sarıp yaptıkları iltifat ve övmeler unutulacak gibi değil... Köy meydanında kalabalığın arasında bir fırsatını bulup üstüme atılan vefakâr köpek Karabaş’ın benimle
sarışması seyredenleri ağlatacak gibi oldu. “Hocam bir köpek dahi seni unutmazken, biz nasıl unuturuz? Köycek dilekçe verip seni tekrar isteyeceğiz; ne olur sen’de kabul ediver” diyorlar. Ve dedikleri gibi oldu. İkinci sene tekrar Tavuklu’da kursaçtık...” Ardından;

“Mavi gözlü, çatık kaşlı, tıknaz boyunla
Tanıdım seni o tatlı huyunla
Seni severim, anarım kalbim dolunca
Şeref’i unutmam hiç, hayat boyunca”

diye şiirler yazan insanlar onu hiç unutmadılar.
1968’de İzmir Erkek Sanat Öğretmen Okulu imti¬hanlarını kazanmış. Orada iki yıl boyunca üstün başarılar göstererek okulu birincilikle bitirmiş. 1970’de Zonguldak’ın Ulus ilçesi Endüstri Pratik Sanat Okulunda kurucu öğretmen ve müdür olarak uzun yıllar çalıştı. 1978’de Denizli Çal Endüstri Pratik Sanat Okulu’nu öğretime açtı. Üç yıl burada müdür olarak çalıştı. 1979 yılında Ankara Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu dışarıdan bitirdi. 1982 yılında emekli olduktan
sonra da Elazığ’a yerleşti.
O, hep yapıcı, birleştiriciydi. Fikri ne olursa olsun tüm İnsanlara değer verir, saygı gösterir, büyük bir dikkatle dinler dertlerine ortak olurdu.

KocaYunus,
“Yaratılanı sevdim.

Yaratandan ötürü” ifadesini onun için kullanmış sanırsınız. Öylesine sevgi dolu, Öylesine mütevazı, kibirden uzak bir insandır ki; Şiir kitabının önsözünde:

”Ya Rab, bizi haddini aşanlardan eyleme
Ya Rab, bizi yolundan şaşanlardan eyleme
Sevgimiz vatan, millet potasında ergisin
Yürekleri kin dolup taşanlardan eyleme “

Son sözünde İse
“Öğünme çordik
Biz seni gördük
Yel geldi apardı
Güle güle öldük”

diye kendisine seslenir.
Gurbet dolu bir hayat, özlemini çektiği Elazığ ve Harput onun şiirlerinin ana kaynağı olmuştur.
Rahmetli; kendisine de akraba olan Hacı Hayri Paşa’ların, Harputlu Rahmi’lerin, Hafızların, Niyazı Yıldırım’ların, gönül derinliklerine hayrandı.Nüktedandı; hicivlerini incitmeden, kırmadan yapardı, Harput ağzını çok iyi kullanırdı.Mahallî deyimleri, atasözlerini çok güzel yerleştirirdi mısralarına.
Vatanını, milletini, bayrağını çok sever; bunu şiirlerine de aksettirirdi. Vatanına maddî ve manevî hiç bir menfaat gözetmeden yaptığı her hizmetten gurur duyardı.

“Olacak bayrağımın gölgesinde mezarım,
Kalacak elbet baki gök kubbemde ezanım.
Görmesem, duymasam da hissedeceğim elbet
Bayrak benim, ezan benim, yattığım yer vatanım”

Dış Türkler konusunda çok hassastı. Kıbrıs’ta, Bosna’da, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da yapılan insanlık dışı zulümlere çok üzülür, çeşitli seminer ve panellerde bu konunun içinde kanayan bir yara olduğunu söylerdi. 22–24 Eylül 1995 tarihlerinde yapılan Hazar Şiir Akşamları’na onur konuğu olarak katılan İsa Yusuf Alptekin ile görüştüğü ¬ program sonrası Doğu Türkistan’da Türklere yapılan zulümleri sabaha kadar dinleyip, nasıl birlik¬te ağladıklarını anlatmıştı.

“... İçip Altay’ların ak havasını
Hîmalaya’ların görüp Is’ını
Doğu Türkistan’ın hak davasını
İsa Yusuf Alptekin’ce süren var.”

Gösterişi, desinleri katiyen sevmezdi. Hali tavrı ile tam yaşıyordu da diyebiliriz.İnancı çok kuvvetli, imanı kavi idi.

”Göz, maddede gizlenen manayı görmelidir
Söz, gönüller yaparak sevgiyi örmelidir
Öz, ilahi ateşle dönmeli safi köze
Köz, kalb derinliğinde haşr’e dek sürmelidir.”

“Görünen o ki, İslam gün be gün canlanacak
Bu ilahi meşale ilelebet yanacak
“Hay” sırrına bürünmüş yüce “kelimetullah”
Hikmetiyle, insanlık yeniden uyanacak”

diyerek maneviyatının ne kadar derin olduğunu hissettirirdi bizlere.İslamiyet’ten, Türklükten aldığı özü en güzel biçimde şekillendirir, şiir haline getirirdi.

“Kim bestelemiş kim, kim ötüşünü bülbülün?
Kim kondurmuş üstüne hicap rengini gülün?
Kim nektar, polen kimyasını okutmuş arıya?
Kim ne için ağla demiş, yeni doğan yavruya?

diyerek yaratıcıya olan hayranlığını dile getirmiştir. Onun merhameti sadece insanlara karşı değildi. Hayvanlar, bitkiler de nasibini alırdı bu sevgiden. Çocukluğundan beri hayvanlara olan tutkusu ile bilinirdi. En son kedisi “Arsız” öldüğünde çok üzülmüş,onu Gülmez Tepesi’nde taksi şoförünün şaşkın ve hayran bakışları altında törenle, vermişti toprağa.
Elazığ’da emeklilik sonrası kültür faaliyetlerinin öncüsü oldu. 11 Ağustos 1982’de Turan gazetesinde ilk şiiri yayınlandı.Uzun yıllar bu gazetede başyazarlık yaptı. Daha çok mahallî ağızla yazdığı yazılarda yerel meselelere parmak basmaya çalıştı. 1990 da Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığına seçildi.
12 Nisan 1995’de, o ve arkadaşları Yeni Çağ gazetesini çıkarmaya başladılar. bu gazetede, Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. 1992 ve 1993 yıllarında o ve bu işe gönül veren arkadaşları Hazar Şiir Akşamları’nın temellerini attılar.
Rahmetli babam, sanatın her türüne hayrandı. O, aynı zamanda bir karikatür ustası idi. Boş zamanlarında hat ve tezhip çalışmaları yapardı
Elazığ’ın Şair evladı Şeref Tan ile ilgili sizlere hayatı ile ilgili bazı bilgiler aktarmaya çalıştım, beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

ÇAYDA ÇIRA
Asırların feryadı döküldü gırnatadan,
Kalbimizin vuruşu duyuldu darbukadan.
Süzülürken civanlar meydana teker teker,
Şavkıyan Elazığ’ dır, şimdi “çaydaçıra” dan.
Eriyen damla damla, mum değil gözyaşıdır,
Harput akşamlarından kalan son hatıradan.
İbretle seyredin ki, nişandır bu şehrayin,
Fatih’ in gemileri yüzüp geçer karadan.
Yahut da inanç yüklü kervanın geçişidir
Samsun’dan, Erzurum’dan, Sivas’tan, Ankara’dan.
Bu yay gerilişinin destanî izi vardır.
Seul’de, Kanuri’de Albay Celal Dora’dan.
Dinleyin; Şehit GÜÇLÜ ve Şehit İlhan’ların
Sesini duyarsınız o efsunkâr adadan.
Kanımız Hakk yolunda “Vallah” sebildir bizim
Böyle halkeylemiştir Türk’ ü, Yüce Yaradan.
Eller Gök’e yönelmiş sırra çanak tutmakta
Bu duruş yadigârdır semadan, Mevlana’dan.
Ayak atışlarında kuş tüyü hafifliği
Yere inmiş ahular bir doyumsuz rüyadan.
Çinler iç geçirmenin ürperişi içinde
Dalgaların kıyıya vuruşudur deryadan.
Kenküller savrulmakta bir gençlik rüzgârında
Heyhat ki, zaman akıp devran döner durmadan...
Biz de delikanlıyken yakardık adak mumu,
Elimizden aldılar tabakları sormadan
Bu oyun hiç bitmesin, bu ateş hiç sönmesin,
Birlik ruhu tutuşsun bizim “ÇAYDAÇIRA”DAN.

Şeref TAN

Kaynak:Zekeriya BİCAN - SEKİZİNCİ ŞEHİR İZ BIRAKANLAR

********************************************************
Doç. Dr. Tarık
ÖZCAN
1
Şeref Tan, 1937 yılında Elazığ’ın şimdiki adı Yurtbaşı olan Hoğu
köyünde dünyaya gelmiştir. İlkokulu bitirdikten sonra Erzurum Yapı
Enstitüsü imtihanlarını kazanır. Böylece gurbet acısıyla ilk kez
Erzurum’da tanışır. Daha sonra İzmir, Diyarbakır, Zonguldak, Denizli illerinde pratik
sanat okulu öğretmenliği ve idareciliği yaparak 1982 yılında emekli olup
memleketi Elazığ’a yerleşmiştir.
Emeklilik sonrası Elazığ’daki kültürel faaliyetlerin öncülüğünü
yaparak
arkadaşlarıyla birlikte Yeni Çağ gazetesini çıkarmaya başlar. 1992
-
1993
yıllarında birkaç arkadaşıyla birlikte Fırat Şiir Akşamlarını organize eder.
Fırat şiir Akşamları 1995 yılından itibaren Hazar Şiir Akşamları adıyla
günümüze kadar her yıl düz
enlenmektedir. Şeref Tan, şiirlerini Elazığ’ın
kültür tarihi bakımından önemli olan Turan, Yeni Çağ, Uluova, Nurhak ve
Fırat gazetelerinde yayımlamakla kalmaz; aynı zamanda, Fırat Havzası
Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığını da yürüterek Elazığ’ın basın haya
tına
önemli katkılarda bulunur. Bu güçlü şair, 28 Kasım 1995 tarihinde ani bir
rahatsızlık sonucu vefat etmiştir.
Şeref Tan, Harput şairleri içerisinde yetiştiği coğrafyayla sıkı bağları
olan ender şairlerden birisidir. Uzun yıllar gurbette kalması bu güçl
ü şairin
yaşadığı coğrafyaya çok güçlü bağlarla bağlanmasına yol açmıştır. Bunu
kendisi de bir konuşmasında ifade etmektedir: “Harput şivesini ve yöresel
deyişleri şiirde benden daha iyi kullanan yoktur. Ama ne gariptir ki bu tür
şiirlerimin hepsi de Elazı
ğ’dan uzakta olduğum dönemlerde yazılmıştır.
Elazığ’da olduğum zaman ne hikmetse bu tür şiirleri yazamıyorum”
(Soğukpınar 1996: 3). Kendisi, sanatkârların çoğunlukta olduğu bir aileden
gelmektedir. “Harputlu Rahmi ile akrabalık bağlarının oluşu yönünden ı
rsî
his ve duygu bağlarının, dolayısıyla şairlik vasfının bulunması tabiîdir.”
(Onur, 1997: II). Yine Elazığ yöresi folklorunda meşhur olan Hadi Harput’a
Gidek şiirinin şairi İshak Refet Acaralp’la aynı soydan gelişi şairliğin onda
ırsi olduğunu göstermekt
edir. Bunun dışında Hacı Hayri Bey, Şirinzade
Muallim Sadi, Sefer
-
zade Hacı Raşit Efendi ve Kanbalak
-
zade Hazmi Efendi
gibi yörenin maruf şairlerine nazireler yazması, onun Harput yöresi şiirini
yakından takip ettiğini göstermektedir.
 
  


Yorum Yap


Yazili Resim



Bu Habere Hiç Yorum Yapılmamış

0


Duyurular


Tümünü Gör

Yönetim Kurulu


Tümünü Gör

Anket

MARED ÇALIŞMALARINI NASIL BULUYORSUNUZ


 


Tümünü Gör

Bugün : 805   Son 1 Hafta : 805   Son 1 Ay : 125461   Son 12 Ay: 125461